Haberler ve Duyurular
Haberler Duyurular




Bu Sayfayı Paylaş
     
 





 
 
YARDIMLAŞMANIN ZİRVESİ KARZ-I HASEN
16.12.2013
 

 Eşe, dosta hatta en yakınlara bile, yardım eli uzatmak yerine, bankaların çıkmaz yolları adres olarak gösterilir oldu. Bore para isteyen birine para değil akıl vererek elindeki malı ucuz yoldan sattıranlar az değil. Karz-ı hasen (güzel borç verme) unutulduğu için, insanlar kredilerin çarklarına takılmaya mecbur bırakılıyor.

Şöyle bir bakalım etrafımıza, acaba hiç etrafta olup bitenlerden haberimiz oluyor mu? Yoksa gemisini kurtaran kaptan misali kapital ekonominin çarkları arasında insanların ezilip gitmesine seyirci mi kalıyoruz? Hatta ve hatta eşimizin dostumuzun da bu çarkların arasında borç ve kredi batığında sürüklenmesine göz yumar hale mi geldik? Problemi çözmek anlatmaktan çok daha zor olduğunu biliyoruz. O yüzden geçmişte borç verme işi nasıl çözüldüğüne baktık. Bu konuda tarihimizden kısa bir yolculuğa buyurun beraber çıkalım.

Borç veren para vakıfları

İktisadi hayatın vazgeçilmezlerinden olan para, tarihin her devrinde günlük hayatın her karesinde beşeri ilişkilerde mühim bir yer tutar. Osmanlı devrinde sosyal ve ekonomik hayatın birçok alanına ışık tutan, şer’iyye sicil kayıtlarında borç alıp verme başta olmak üzere, para meseleleri ile ilgili birçok bilgi bulunuyor. Buradaki bilgilerden, Osmanlı toplumunun ödünç para verme başta olmak üzere, yardımlaşmayı iyi bilen bir toplum olduğunu görüyoruz.

Bu güzel alışkanlıkları aslında İslam’ın karz-ı hasen anlayışından geliyor. Karz-ı hazen; ölçülebilir, tartılabilir veya sayılabilir bir malı, benzerini (mislini) almak üzere başka bir şahsa vermesi, olarak tanımlanır. Ayet-i kerimede “güzel borç” olarak adlandırılan bu durum1, insanları birbirine daha kolay yardımcı olmasını sağlıyordu.
Güzel borç için taraflar, kadı huzurunda veya aralarında ufak bir senet yaparak birbirlerine borç verebiliyorlardı. Hatta çoğu zaman buna bile gerek duymuyorlardı. Çünkü “Söz senettir.” şiarını kendilerine düstur edinmişlerdi.

Osmanlı konuyu biraz daha geliştirerek, kendine özgü bir sistem içerisinde “para vakıflarını” kurarak sistemleştirmiştir. Dönemin uleması arasında Hanefi mezhebinin büyük fıkıh âlimlerinden İmam-ı Züfer hazretlerinin görüşü benimsenerek, para vakıflarının sıhhatine hükmedilmiştir. İmam-ı Züfer, “Bir kimse dirhemleri (nakit para), ve ölçü veya tartı ile alınıp satılan mislî menkulleri vakfetse, bu caiz olur. Dirhemler mudarabe yöntemiyle çalıştırılır, sonra kâr’ı (rıbh), vakfın harcama yerlerine sarf edilir. Vakfedilen menkuller ise önce satılır, satış bedeli dirhemlerdeki gibi mudarabe veya bidaa yöntemi ile verilir. Meydana gelecek olan kâr (rıbh), vakfın hayır yönüne harcanır.”2 diye fetva vermiştir. Böylece acil para ihtiyacı olanlar vakıflar sayesinde bu ihtiyaçlarını gidermişler.

Borcunu öde ki borç alabilesin

Şuanda para vakıfları olmadığı için yakın tanıdıkların birbirine borç verme durumları kalıyor. “Borç verelim ve çevremize yardımcı olalım; lakin yardımcı olduğumuz insanlar sorumluluklarını yeterince yerine getirebiliyorlar mı?” sorusu akla gelebilir. Haklısınız. Ne yazık ki bu da kaybettiğimiz başka bir güzellik, başka bir haslet.

Hatta burada bir hikâyeyi paylaşmak yerinde olacaktır: Anlatıldığına göre bir köyde yaşlı ama feraset sahibi bir kimse yaşamaktaymış. Köyde her derdi olan ilk önce onun yanına gelir ve orada bir çözüm bulmaya çalışırmış. Köyde para ihtiyacı olan da zaman zaman bu kimseden borç alırmış. Yine bir gün bir kişi gelerek:

-Amca, benim acil paraya ihtiyacım var, diyerek borç para istemiş. Yaşlı adam:

-Evladım, şu kilimin altını kaldır. Orada bir miktar para olması lazım. Onu al, işini görünce getir, aldığın yere bırak diyerek kilimin köşesini göstermiş. Borç isteyen kişi, çekingen bir tavırla kilimi kaldırdığı zaman orada hiç bir şey görememiş. Yaşlı adama dönerek:

-Amca, burada para falan yok. Bir yanlışlık olmasın, dediğinde yaşlı adam:

-Hayır, hayır evladım! Kilimin altında para olması lazım, bir daha bak! diye ısrar etmiş. Bu durum üzerine adam kilimi biraz daha kaldırmış, yine bir şey görememiş:

-Hayır, amca burada hiçbir şey yok! demiş. İhtiyar adam:

-Evladım, herhalde senden önce alan yerine koymamış, demiş.

Elbette aldığımız bir şeyi yerine koyar isek ihtiyacımız olduğu zaman onu yerinde bulabiliriz. Niçin aldığımız borç parayı zamanında ödemeyelim?

Sonuç olarak; ödünç vermek “karz-ı hasen” her ne kadar övülmüş de olsa asıl olan ayağını yorganına göre uzatmak; mümkün olduğu kadar kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalışmaktır. Zaten “Bir şeyi ödünç vermek, onu sadaka olarak vermekten hayırlıdır.”3 hadisi şerifi de bunu doğrulamaktadır. İnsanların mümkün olduğu kadar kendi ihtiyaçlarını kendilerinin gidermesi, olmadığı durumlarda da her insanın kişiliği ölçüsünde ona borç verilmesi güzel olur. Bu güzel hasleti yeniden canlandırmak için borç alanlar “karz-ı hasen” gibi bir hassasiyeti toplum içinde köreltmemek için gayret etmesi gerekir.

 

Kaynakça:

1 Bakara, 2/245, Mâide, 5/12, Hadîd, 57/11, Hadîd, 57/ 18, Teğâbun, 64/ 17 vb.
2 İbnü’l-Hümâm, Fethü’l-Kadîr, 1316/1898, V, 51. 3el-Azîzî, es-Sirâcü’l-Münîr Şerhu Câmi’s-Sağîr Fi