Haberler ve Duyurular
Haberler Duyurular




Bu Sayfayı Paylaş
     
 






 
 
MODERN ÇAĞDA PARAYLA İMTİHAN
05.12.2013
 

 Para kazanmak ve harcamak konusunu biraz geriden alalım. Öncelikle insan ve tabiat, insan ve mülkiyet, insan ve mülk edinme kavramlarına değinmekte yarar var. İnsanın doğuştan getirdikleri yeme, içme, sevgi, nefret, şiddet, mülk edinme ve zenginlik, ihanet, vb. gibi pek çok saiki vardır. Bu saiklerden bazıları insan için şeytanî yönleri temsil eder ve insanın ebedî zararınadır. Aynı zamanda bunlar terbiye ve talim yollarıyla törpülenir, örselenir, geliştirilir ya da köreltilir.

Mülk edinmek, mal mülk sahibi olmak, biriktirmek, bunlar sayesinde güç edinmek, iktidar kurmak, hükmetmek insanın en başta gelen arzusudur. Özellikle din, bu tür arzuların dizginlenmesinde, terbiye edilmesinde büyük bir rol oynar. Hakiki manada bir maarifin de vazifesi, insandaki kötü huylarının farkına vardırması, bir anlamda kendini kendine tanıtmasıdır. Böylece, kendini ve haddini bilen, Rabbini bilecektir. Rabbini tanıyan insan da insan-ı kâmil olma yolunda büyük mesafe kat edecek, hayatın hakiki manasına doğru yol alacaktır.

Kökeni Avrupa olan yıkıcı, yok edici felsefelerin, düşüncelerin ve beklentilerin ortaya çıkardığı Reform, Rönesans, Aydınlanma, Sanayi Çağı derken modern dönemle birlikte insanlık, dünya medeniyetler tarihinde hiç görmediği tehlikeli bir zamana girdi. Öncelikle kadim insanlık gelenekleri, hayat tecrübeleri yerle bir oldu ve tam tersi bir zihniyet bütün dünyaya hâkim olmaya başladı. Ne gariptir ki bu marazi zihniyet bütün insanlığın zihniyet dünyasına da girmiş bulunuyor! Bu gün büyük çoğunlukla insanların tamamı mal, mülk, biriktirme, zenginlik konusunda modern ekonominin (kapitalizmin) paralelinde hareket etmeye ve onlar gibi düşünmeye başladılar. Hayatlarını, ev dekorasyonlarını, ihtiyaç listelerini bu yeni dünyanın arzu ettiği listelere göre yapıyorlar. Artık bir Avrupalının hayata, tabiata, dünyaya dair bakışı ve ihtiyaç hiyerarşisi ile diğer insanlar arasında ne yazık ki büyük bir benzerlik söz konusu.

Sahte cennet için sahte modern dünya hayali

Aydınlanma! adı verilen çağdan sonra devlet, toplum, insan, ekonomi, eğitim, sağlık, günlük hayat, ihtiyaçlar vb. hemen her şey yeniden tanımlandı. Bunlar içinde belki iki şeye dikkat çekmek yerinde olacak: Yeni dönemin eğitimi, kadim zamanların insana kendini ve Rabbini öğreten faaliyeti değil, devlete vatandaş yetiştiren, zorunlu, ideolojik, seçmeci, merkezî ve laik sistemi olarak tebellür etti. Dolayısıyla bu eğitim insanlara ahlâkı, doğruluğu, tabiatla barışık olmayı, haddini bilmeyi değil, tam tersine diğer insanları kendine rakip görmeyi, yüksek makamlara gelmek için her yolu meşru görmeyi, para kazanmak için her yolu denemeyi, amaca giden her metodun makul olduğunu, bir iş ve meslek adamı olmayı değil, sadece daha çok para kazanmayı hedef haline getirdi. Artık okullar yeni ve değerli şeyler öğrenmek için okunmuyor, sadece daha çok para getirecek bir mesleğin yolu olarak görülüyor.

Diğer örneğimizi ise, insan ve tabiat ilişkisi üzerinden verebiliriz. Müslüman dünyasında kendi vücudumuz dâhil tabiat, hayvanlar ve her türlü varlık dünyası Mevla’nın bize bir emaneti olduğu için onlarla barış, huzur, sağlıklı iletişim ve etkileşim ve bir tür hukuk çerçevesinde ilişki kurmak elzemdir. Onun için ecdadımız, kuş evleri bina etmiş, etinden, sütünden, gücünden istifade edilen hayvanlara eza ve cefayı yasaklamış, onlar için nizamnameler neşretmiştir. Oysa modern dünya bu gün çevre korumacılığını, hayvan haklarını, doğa severliği daha yeni keşfediyor ve ona kendince büyük değerler atfediyor. Oysa aydınlanma! denilen zamandan sonra insan ve doğanın arası açıldı, doğayı sömürmek, ondan olabildiğince istifade etmek, tabiatı yenmek, onunla mücadele etmek âdeta kutsal bir görev haline getirildi.

İşte bu yeni zihniyetin, yeni ekonomik anlayışının kökeninde “az maliyet, fahiş kâr esasına dayalı biriktirme ve sonsuz bir zenginlik hülyası” gelmektedir. Bu zihniyet Protestan kapitalizminin
ruhudur. Katolik Hıristiyanlığa bir tepki olarak doğan Protestanlığın temel tezi şuydu: İnsanlar öbür dünyadan önce bu dünyada cenneti yaşamalıdır. Bu dünyada cenneti yaşamanın yolu zengin olmaktan geçer. Allah, bu dünyada zengin olandan öbür dünyada da razı olacaktır. O halde insana düşen görev, her ne pahasına olursa olsun, her türlü değer ve kutsalı yıkarak zengin olmaktır. Böylece lüks ve israfa kaçmayacak, biriktirecek de biriktirecek! Bu biriktirdiği ile daha da güçlenecek ve dünyaya hükmedecek. Bu günün komprador kapital burjuvazinin yaptığı bundan başka bir şey değildir.

Bitmeyen ihtiyaçlar ve para harcama

Aslında insanın yaşayabilmesi için iki türlü ihtiyacı vardır. “asli ihtiyaçlar” ve “arızi ihtiyaçlar”. Asli ihtiyaçlar; yeme, içme, nefes alma, sıcak ve soğuktan korunmadır. İnsan bunlarsız yaşayamaz ve bunlar her an temin edilmelidir. Ancak cinsellik ve üreme de asli ihtiyaçlardan olmasına rağmen, bunlar gerçekleştirilmediği zaman insan ölmez, hayatına devam edebilir. Bunların dışındaki diğer bütün ihtiyaçlar arızidir, ikincildir ve olmasa da olur, bunlarsız insan yaşayabilir. Dolayısıyla temel ihtiyaçların dışındaki hemen her şey para harcatmaya matuf icatlardır. Hele hele günümüzün, olmazsa olmaz gibi görülen bazı araç ve gereçleri (örneğin: arabalar, internet, telefon, bankacılık, sigorta, bilgisayar vb.) tamamen zihniyet dünyamızın ikincil ihtiyaçlara yenildiğini gösterir. Pekâlâ, bunlar olmadan da yaşanabilir.

Ancak insan akl-ı selim, gönlüm selim ve zevk-i selim bir canlıdır. İhtiyacı olan suyu eliyle içmek yanında bardakla içmek insanî bir hâldir. Güzel, temiz, şık, sanatkârane bir bardakta içmek ise daha insanî ve medenî bir seviyedir. Burada bütün mesele güzelliği süslemenin derecesindedir. Acaba bir insan medenî olacağım, zevk-i selim sahibi olacağım diye temiz, şık ve güzel bir cam bardak yerine, gümüş ya da altın bir bardak ile su içmeye kalkışabilir mi? İşte burada lüks devreye girmektedir ve acaba lüksün ölçüsü nedir? Nerede başlamalı ve nerede durabilmelidir? Günümüz insanlarının temel sorunu ve çelişkisi burada başlamaktadır.

İnsan malın ve paranın aciz bir emanetçisi olduğunun farkında değil

Dünyada ve bütün âlemlerde ne varsa hepsi O’nun mülküdür, dilediği gibi tasarruf eder. Birilerinden alır, bir diğerine verir, az verir, çok verir ama alan da veren de O’dur. Şu halde insan mülk karşısında ancak bir emanetçidir.

Hazreti Allah, yarattıklarının maişetine kefil olduğunu vaat ediyor. Hakkıyla iman eden bir kalp bu konuda şüpheye düşmez. Sadece helalinden kazanmak için gayret eder. Az ya da çok olmasına bakmaz. Helalinden bir lokma gibi insan için büyük zenginlik olamaz. Ancak biriktirmek, yığmak, geleceğe mal bırakmak bir Müslüman âdeti değildir. Şu unutulmamalıdır ki, insan bir kere biriktirmeye başladı mı, artık bir daha onu dağıtamaz.

Osmanlı teşkilatının iyi işlediği dönemlerde kurulan ekonomik sistem sayesinde kapitalist bir ekonomik düzen meydana gelememiştir. Çünkü bu Müslümanın iman esasları ve toplumsal yapısıyla uyuşan bir sistem değildir. Bu sayede Müslüman toplumlar yüzyıllarca müreffeh yaşamışlardır. Ne zaman ki, Avrupa’nın yeni icadına gönül vermeye başlanmış, işte o zamandan beri bir türlü aradığı saadeti bulamamıştır. Gerçekten de karşımızdaki düşman son derece azılıdır. Zira dünya nimetlerini, zenginliği, çok harcamayı, lüksü, kolay hayatı o kadar tatlı ve cazip göstermektedir ki, böylesi bir zihniyet dünyası ile mücadele etmek gerçekten çok güçtür. Sıradan bir iradenin bununla baş etmesi nerede ise mümkün değildir. Ama ne yazık ki, Müslümanlar bu mücadelede rakiplerinin yolunu tercih etmiş bulunmaktalar ve onlarla aynı metotla yarışmaktadırlar. Bu yarışın sonu yok! Bu yarışın Müslümanlar için hayrı yok! Çünkü bu yarış bizim rumuza, imanımıza, var oluş gayelerimize en önemlisi de Efendimizin sünnetine terstir. Dolayısıyla da bu yol doğru bir yol olamaz.

Elbette buradan Müslümanlar zengin olamaz, ticaret yapamaz, ithalat, ihracat yapamaz anlamı çıkmaz. Nitekim Hz. Hatice validemiz, İmam-ı Azam Efendimiz gibi ticaret yapılır ve yapmalıyız da. Bunun nasıl yapılacağı hangi şartlarda işleyebileceği çok daha uzun yazıların konusudur. Ama şu kadarını belirtmekte fayda var: Mülk Allah’ındır hükmüne binaen, biriktirenler malları üzerinde istedikleri gibi tasarruf edemezler. İktidar hırsına gömülmüş mülk sahipleri bu şuurun ne kadar farkındadırlar dersiniz?